19
Şub
Yıl sonunda yüzde 27 olarak belirlenen asgari ücret zammı, tüm sektörlerdeki ücret artışı mücadelelerinin önüne dikilen azami bir sınır haline geldi.
Belirlenen bu sefalet zammı, sadece asgari ücretliyi değil, toplu iş sözleşmesi yürüten sendikalı işçiyi de, beyaz yakalıyı da, teknikeri de aynı cendereye hapsediyor. İşçiler ne zaman haklarını arasa, patronlar hükümetin belirlediği yüzde 27’lik zam duvarını önlerine örüyor.
Bunun en çarpıcı örneklerini 2026’nın ilk aylarında fabrikalarda ve depolarda gördük. Migros patronu Özilhan’ın dayattığı yüzde 28’lik zam ile, iktidarın izlediği ücret politikasının bir yansıması olarak depo işçilerine asgari ücretin biraz üstünü lütuf gibi sunmuş durumdadır. Migros depo işçileri, "Yüzde 28 bize yetmez. İki ay sonra o zam eriyor, sene sonuna kadar asgari ücrete tabi kalıyoruz" diyerek bu yoksullukta eşitlenme politikasını reddetti ve emeğinin hakkını almak için ücretlere yüzde 50 zam hedefiyle direnişe geçti.
Benzer şekilde Gaziantep Başpınar’daki Çengel İplik fabrikasında patronların "Yüzde 27’yi devlet verdi, fazlasını veremeyiz" diyerek işçilerin karşısına dikilmesi; bu rakamın aslında emeğin değerini asgaride eşitleyen, tüm ücret artış mücadelelerini bastıran bir hükümet - sermaye uzlaşısı anlamına geldiğini kanıtlar niteliktedir.
Sermaye cephesindeki bu yüzde 27 bariyeri tekstil sanayinin geneline yayılmış durumda. Finber Holding’in yüzde 22, Özdilek’in ise hükümet sınırının da altında kalarak yüzde 15 gibi oranlarda zam dayattığı bu tabloda; Vallini, SYK Group, Harput Tekstil, Sunum Tekstil, İlay Tekstil ve Fistaş İplik gibi işletmeler adeta sözleşmişçesine yüzde 27 sınırına demir atmış vaziyettedir. RB Karesi gibi yerlerde sendikalaşma dalgasını kırmak adına verilen bir iki puanlık sembolik tavizler veya Aunde Teknik’teki asgari ücretin cüzi miktar üzerindeki rakamlar, sefalette eşitlenme politikasını gizlemeye yetmiyor.
Ücretlere yüzde 27 zam, asgari ücret belirlenirken ileri sürülen "Daha fazlasını vermek için patronun elini tutan mı var?" sorusuna depolarda, fabrikalarda, şantiyelerde patronların verdiği tek sesli cevap haline gelmiştir.
İktisadi koşullar ve ücret mücadelelerine dair tablo buyken asgari ücret mücadelesi vermek, sadece o ücreti alanların değil; emeğiyle geçinen herkesin geçim koşulları için mücadele vermek demektir. Asgari ücret zammı, emekli aylıklarının ve tüm diğer ücretlerin neredeyse belirleyicisi haline gelmişken, bu mücadele tüm emekçilerin topyekün varlık mücadelesine dönüşmüştür.
Mücadele verenler açısından asgari ücretin belirlenmesini hükümetin ve patronlar sınıfının insafına bırakmak söz konusu olamaz. Kurulan müzakere masasında hükümet ve sermaye sahipleri tarafı varsa, emekçiler tarafı da olmak zorundadır.
Asgari Ücretin Alım Gücü Ocak Ayında 1358 TL Eridi
2026 yılı için belirlenen 28 bin 75 TL’lik asgari ücret, henüz emekçinin cebine dahi girmeden açlık sınırının altında kalarak iktidarın halka karşı giriştiği ekonomik saldırının en somut ilanı oldu. Bu rakamla iktidar ve patronlar, milyonlarca emekçiye karın tokluğuna çalışmayı dahi çok gördüklerini pervasızca ilan ettiler.
2026 yılı için belirlenen yüzde 27’lik asgari ücret zammı, bir önceki yılın Aralık ayına göre yüzde 30,89 olarak açıklanan resmi enflasyonun dahi altında kaldı.
Aralık 2025 enflasyonu yüzde 0,89 idi. Aralık ayında enflasyon, milyonlarca emekçinin ücret zammı beklentisini ve mücadelesini dizginlemek için TÜİK tarafından bilinçli biçimde olduğundan düşük gösterildi.
Ocak 2026 enflasyonu ise yüzde 4,84 olarak duyuruldu. Aralık’ta düşen enflasyon, Ocak’ta uçtu. Ocak ayı verileriyle birlikte asgari ücretin 1358 lirası çoktan buharlaştı; alım gücü 26 bin 717 liraya indi. 23 yıllık AKP iktidarları döneminin neredeyse tümünde hep aynı senaryoyu izledik: Ocak ayı enflasyonu, bir önceki yılın Aralık ayı enflasyonundan yüksek çıktı, kaybeden hep emekçiler oldu.
TÜİK’in Aralık ayında açıkladığı 2025 yılı üçüncü çeyrek verilerine göre, Türkiye ekonomisi yüzde 3,7 oranında büyüyerek, OECD ülkeleri arasında en hızlı büyüyen dördüncü, G20 ülkeleri arasında ise beşinci ülke konumuna yerleşti. Ancak veriler dikkatle incelendiğinde, ortadaki büyüme tablosunun emekçiden sermayeye doğru işleyen bir servet transferi anlamına geldiği açıkça görülüyor.
Ekonomi Büyürken Emeğin Payı Küçülüyor
Ekonomi büyürken, bu zenginliği bizzat üreten işçi sınıfının milli gelirden aldığı pay sistematik olarak eriyor. 2024’ün son çeyreğinde yüzde 33,7 olan emeğin GSYH’deki payı; 2025’in ikinci çeyreğinde yüzde 33,0’e, 2025’in üçüncü çeyreğinde ise yüzde 32,6’ya indi.
Ortada ekonomi yönetiminin iddia ettiği gibi "sürdürülebilir yüksek büyümeye eşlik eden adil bir gelir dağılımı" yok. Tam tersine pasta büyürken, bu zenginliği yaratan milyonlar yaratılan değerden daha az pay alıyor. Madalyonun bir yüzünde geçtiğimiz yıl dolar milyoneri artışında dünya birincisi olan Türkiye, diğer yüzünde temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan yaklaşık 18 milyon yurttaş var. Sermaye kâr rekorları kırarken, emekçiler için işleyen süreç bir yoksullukta eşitlenme sürecidir.
Asgari Ücret Artık Genel Ücret Düzeyini Belirleyen
Ortalama Ücret Oldu
Türkiye’de asgari ücret artık sembolik bir başlangıç ücreti değildir; bizzat iktidar eliyle sömürünün genel seviyesini belirleyen bir ortalama ücret haline getirilmiştir. Asgari ücretin kapsamını anlamak için DİSK-AR 2026 Asgari Ücret Araştırma Raporu verilerine bakmak yeterlidir. Türkiye’de aylık net asgari ücret ve altında bir ücret elde ettiğini belirtenlerin oranı yüzde 46,7’dir. Asgari ücretin yüzde 5 fazlası ve altında çalışanlar tüm ücretli çalışanların yüzde 49,6’sını (8,8 milyon) oluşturmaktadır.
Tüm ücretli çalışanların yüzde 87,3’ü ise (15,6 milyon) asgari ücretin altı ile asgari ücretin 2 katı arasında bir ücret elde ediyor. 17,9 milyon özel sektör işçisinin yalnızca yüzde 12,7’si asgari ücretin 2 katından fazla kazanabilmektedir. Geriye kalan yüzde 87,3’lük devasa kitle (yaklaşık 15,6 milyon), asgari ücret ve civarındaki ücretlere sıkışmış durumda.
Ülkede ücretli çalışanların büyük kısmı asgari ücret ve civarında bir gelire mahkumken, bu oran Avrupa genelinde yüzde 10’ların altında. Eurostat verilerine göre, bugün Türkiye’de asgari ücretle çalışan sayısı, yaklaşık 20 Avrupa Birliği ülkesindeki toplam asgari ücretli sayısından daha fazla.
Bu veriler gösteriyor ki; asgari ücret söz konusu olduğunda bugün Türkiye’nin en büyük sınıf çatışması alanını ve genel ücret seviyesini konuşuyoruz.
Bir Gün Değil Her Gün
Asgari Ücretlinin Hakkını Savunacağız
Bugün ülkede çalışanların yaklaşık yarısı asgari ücretle geçiniyor, sendikalı olmaktan ve toplu pazarlık koşullarından mahrum bırakılıyor. Toplu iş sözleşmeleri sendikasız işyerlerine uygulanmıyor. O halde asgari ücretin belirlenmesi süreci, bu ülkedeki en büyük toplu pazarlık süreci haline dönüşmüştür demektir. Milyonların geçim koşullarını belirleyen asli gündemimiz budur ve bu gündemin arkasına her şeyden önce muazzam bir politik mücadelenin yığılması gerekir.
Ancak asgari ücretliye dayatılan yıkım tablosu kadar vahim bir gerçekle karşı karşıyayız: Sol-sosyalist yapıların ve sendikaların asgari ücretin belirleneceği müzakereyi sonuçlarına müdahale edilemez diye tamamıyla göz ardı etmesi, süreci göstermelik itirazlarla geçiştirmesi... Milyonlarca emekçi için ortalama ücret haline gelmiş asgari ücreti asıl gündemi yapmayan, mücadeleyi Aralık ayına hapseden bu anlayış, emekçinin varlık yokluk mücadelesine çare olamaz.
Mücadeleyi salonlara ve belirli günlere, yapılan zam üzerinden yükseltilen rutin itirazlara hapseden bu göstermelik muhalefet tarzı; asgari ücreti bir günün değil her günün meselesi yapmadığı sürece sermaye sınıfı ve onun iktidarı karşısında yenilmeye mahkumdur.
Asgari ücret, yılda bir kez hatırlanacak tali bir mesele değil, toplumun iliğine kemiğine işleyen en yakıcı sorundur. Bu mücadeleyi vermek için takvimlerin Aralık ayını göstermesini beklemiyoruz. Sömürü her gün sürüyorsa, alım gücü günden güne düşüyorsa, mücadele de her gün sürecek.
Emekçinin alın terinin ve emeğinin karşılığını kazanması için; net konuşan, net prensipler ortaya koyan ve net rakam açıklayan bir mücadeleyi her gün vermek zorundayız. Belirlenen sefalet ücretine ''geçinemiyoruz” deyip geçmeyi bir politika olarak kabul etmiyoruz.
Bizim için asgari ücret rakamı bir mücadele çizgisidir. Emek örgütleri kendi rakamını ilan ederek o çizgiyi çekmeli ve arkasında dimdik durmalıdır. Eğer hükümet ve patronlar hakkımızı gasp etmekte ısrar ederse, 'ücret yoksa üretim de yok' diyerek üretimden gelen gücümüzü kullanmak en meşru ve en doğal hakkımızdır.
Biz rica etmiyoruz, siyasi iktidarın ve patronların insafına sığınmıyoruz; insafsız olduklarını biliyoruz. Kendi hesabımızı masaya koyuyor, milli gelirden payımızı ve gerçek enflasyon karşısındaki kaybımızı geri almak için hakkımız olanı şart koşuyoruz.
Asgari Ücret En Az 65 bin TL Olmalı
Emekçi Hareket Partisi İktisat Komitesi olarak ilan ediyoruz: Emekçinin asgari ücreti en az 65 bin TL olmalı. Bu rakam, bu ülkenin tüm zenginliğini yaratan milyonlarca emekçinin hak ettiği asgari paydır. Bugün asgari ücretle çalışan milyonlar açlık sınırının altında yaşamaya mahkum ediliyor. Karın tokluğuna çalışmanın bile hayal olduğu bu sömürü düzeni böyle gitmeyecek.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Sadece şu verilere bakmak bile çoğu zaman karşıdan esen rüzgarlara rağmen Türkiye’nin katettiği mesafeyi görmeye kâfidir" diyerek; 23 yılda milli gelirin 238 milyar dolardan 1,5 trilyon dolara, kişi başına düşen milli gelirin ise yaklaşık 17 bin dolara yükselmesiyle övünüyor. Madem Türkiye bu kadar büyüdü, bu zenginlik kimin cebinde? Kâğıt üzerinde 17 bin dolara koşan kişi başı gelir, neden emeklinin pazar filesini doldurmaya yetmiyor? Neden asgari ücretli, ay sonunu getirme endişesi taşımadan tek bir kira faturasını dahi ödeyemiyor? Saray’ın penceresinden görünen ışıltılı rakamlarla, çarşı-pazarın yangın yeri gerçeği birbiriyle örtüşmüyor.
Soyut konuşmaya gerek yok. Emekçi halk kendi ücretini milli gelir, enflasyon ve geçim şartlarına göre hesaplamak ve şart koşmak yetkisine sahiptir. Kendi hesabımızı masaya koyuyor, milli gelirden payımızı ve gerçek enflasyon karşısındaki kaybımızı geri almak için hakkımız olanı şart koşuyoruz.
Kişi başına düşen milli gelire enflasyon farkını da katarak bir kez daha ilan ediyoruz: Asgari ücret en az 65 bin TL olmalıdır. En düşük emekli aylığı da asgari ücret kadar olmalıdır.
Bu ülkenin zenginliğini yaratan biziz, ama o zenginlikten pay alamayan da yine biziz. İşte bu yüzden, Saray'ın ve patronların yalanlarla üstünü örtmeye kalktığı ekonominin çıplak gerçeklerini anlatmaya; bu gerçekler etrafında örgütlenmeye devam edeceğiz. Milyonlarca emekçinin yaşamını doğrudan etkileyen asgari ücreti güncel verilere göre hesaplamayı, güncel sorunlara somut çözümler öneren programımız doğrultusunda mücadele etmeyi sürdüreceğiz. Üreten biziz, paylaşan da biz olacağız.
Asgari Ücrete Martta Yeniden Zam
Asgari ücreti, patronlar ve sermayenin iktidarı değil emeğiyle geçinen yaklaşık 8 milyon asgari ücretlinin iradesi belirlemelidir. Asgari ücret zammının belirleneceği süreçte boşalan her mevziyi dolduracak olan, emekçilerin öncüleridir.
İşte bu tarihsel sorumluluk bilinciyle; partimizin de kurucu bileşenleri arasında yer aldığı Asgari Ücret İnisiyatifi, sermayenin monologuna dönüşen bu sürece, emekçilerin örgütlü iradesiyle müdahale etmek üzere yola çıktı.
Asgari Ücret İnisiyatifi bileşenleri olarak diyoruz ki, gerçeklikten uzak, tutmayan enflasyon hedeflerine göre yapılacak ücret artışları, gelir adaletsizliğini derinleştirmekten ve halkı daha da yoksullaştırmaktan başka bir sonuç vermeyecek.
Bu bağlamda, hedeflerimiz ve mücadele hattımız net: Asgari ücret, işçi ailesinin geçimini esas almalı ve insan onuruna yaraşır bir düzeye çıkarılmalı; milli gelir ve gerçek enflasyon baz alınarak yılda dört kez güncellenecek şekilde belirlenmelidir. Gelir dağılımında adaleti gözeten bir ekonomi politikası izlenmelidir.
Asgari ücret zammı, bir oldu-bitti ile Aralık ayında belirlenmiş olsa da bu süreç bizim için bitmemiştir. Mart ayında asgari ücretin yeniden güncellenmesi için meydanlarda olacağız. Bilimden, emekten ve adaletten yana saf tutan herkesi bu haklı mücadeleye omuz vermeye davet ediyoruz.
Asgari ücret için bir gün değil her gün mücadeleye!