03
Nis
Gençlik Hareketinden Boykota Diyoruz ki: Kolektif Mücadeleler Rejimi Sarsmaya Devam Edecek
Rejimin Geleceğini Mücadelemiz Belirleyecek
İmamoğlu’na yönelik operasyon, yalnızca bir şahsın Cumhurbaşkanlığı seçimlerine adaylığının engellenmesine yönelik hukuksuz bir hamle olmanın ötesinde, rejimin geleceğine dair soruları daha da yakıcı hale getirdi. 19 Mart’tan bu yana yaşanan gelişmeler, Erdoğan’ın iktidarını sürdürme çabasının artık doğrudan siyasi rejimin kaderiyle iç içe geçtiğini gösteriyor. Muhalefete yönelik saldırıların bu doğrultuda süreceği açıkken, asıl mesele bu rejim mücadelesinde nerede durduğumuz ve faşizm tehlikesine karşı nasıl bir duruş sergilediğimizdir.
İmamoğlu’nun tutuklanmasına karşı geniş muhalefet cephesinden yükselen tepki, siyasi iktidarın beklemediği güçlü bir karşılık oldu. CHP’nin bileşeni olduğu, sosyalist ve demokrat güçlerin de içinde yer aldığı bu geniş cephe, bu hamlenin yalnızca İmamoğlu’na değil, doğrudan genel oy hakkına ve halkın iradesine yönelik bir saldırı olduğunu net bir biçimde gördü. Tepkisini en yüksek perdeden sokaklara ve meydanlara taşıyan halk, birçok şehirde kitlesel eylemlerle iktidara karşı güçlü bir duruş sergiledi. İBB’ye kayyım atanamaması, bu ortak mücadelenin ve halkın örgütlü tepkisinin bir sonucudur. Ancak iktidarın baskılarına karşı mücadele yalnızca sokaklarla sınırlı değil. Farklı yöntemler ve kanallar aracılığıyla büyümeye devam ediyor.
Gençlik Kolektif Mücadeleye Yön Veriyor
Bu süreçte gençliğin mücadele azmi ve potansiyeli giderek güçleniyor. Üniversitelerde akademik boykotları ve eylemleri örgütlemeyi sürdüren gençlik, yalnızca öğrencilerin değil, geniş kitlelerin kolektif bilincini beslemek için yolu açmaya devam ediyor. 2 Nisan’da üniversiteli gençlerin çağrısıyla gerçekleşen tüketim boykotu, kolektif hareket etme bilincini pekiştirirken, siyasi iktidara karşı dayanışma duygusunu ve ortak mücadele ruhunu daha da güçlendirdi. Muhalefet cephesindeki siyasi partiler, sendikalar ve kamuoyunun sahiplenmesiyle bu boykot, kitlesel mücadelenin önümüzdeki süreçte farklı yöntemlerle daha da büyüyeceğinin güçlü bir göstergesi haline geldi.
Daha önce de vurguladığımız gibi, en önemli görevimiz, kitlesel mücadelenin sürekliliğini sağlamak ve sönümlenmesini engellemektir. Anayasal haklarımızı kullanarak yürüttüğümüz ve farklı yöntemlerle çeşitlendirdiğimiz her itiraz ve protestoya karşı, siyasi iktidarın elinde kalan tek araç, baskı ve şiddet aygıtlarının taarruzunu artırmaktır. Polis işkencesi, keyfi gözaltı ve tutuklamalar, cezaevlerinde tutsaklara yönelik kötü muamele, basına ve sosyal medyaya yönelik sansür… Tüm bunlar, geleceği sallantıda olan siyasi iktidarın kırılganlığını ve tükenen seçeneklerini gözler önüne sermektedir. Ancak artık bu saldırılar meşru mücadelemizi bastırmaya yetmeyecek.
Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam
Siyasi iktidarın karşısında, kolektif bilincinin farkına varan, dayanışmasını büyüten ve moral üstünlüğü ele geçiren bir kitle haline geliyoruz. İstanbul Üniversitesi’nde gençlerin polis barikatlarını aşarak özgürlük iradesini ortaya koyması, duvarın en altındaki taşı yerinden oynattı. Korku duvarı bir kez yıkıldı ve artık geri dönüş yok. Bugün, cezaevindeki gençlerin mektuplarında kararlılıkla ve direngen bir ruhla dile getirdiği gibi, “Silivri soğuktur” sinizmi tamamen yerle bir edildi. Meydanları, sokakları ve cezaevlerini ısıtan, kolektif mücadelemizin ateşi oldu.
Baskı ne kadar artarsa artsın, bu mücadele sürecek. Unutmayalım ki bu daha başlangıç. Onu uzun soluklu ve kitlesel kılmak sorumluluğuyla, kararlılıkla hareket edeceğiz.